Bolat & Köse Avukatlık ve Arabuluculuk Bürosu

Depremde Oluşan Zararlardan İdarenin(Devletin) Sorumluluğu

Depremde Oluşan Zararlardan İdarenin(Devletin) Sorumluluğu

Kahramanmaraş depremi hepimizi derinden sarsmıştır. Büromuzun Kahramanmaraşlı ortakları olarak bizler de yakınlarımızı bu felakette kaybettik. Yaşadığımız coğrafya sebebiyle deprem kaçınılmaz bir gerçek olsa da bu afetin felakete ve tabiri caizse kıyamete dönüşmesi son derece acı ve üzücüdür. İşte bu bilgi paylaşımı geride kalan ve hayatını devam ettirmeye çalışan kişilere bir damla su olabilme niyetidir.

Ülkemiz dünyanın en aktif deprem kuşaklarından birinin üzerinde yer almaktadır. Geçmiş tarihlerde çok sayıda yıkıcı deprem, yaşadığımız coğrafyada gerçekleşmiştir. 6 Şubat Kahramanmaraş merkezli büyük yıkıma sebep olan depremlerden sonra da yıkıcı depremlerin olmaya devam edeceği bir gerçektir.

Deprem çok büyük zararlara sebep olan doğal afetlerden biri olduğu düşünülmesine rağmen Ülkemizde deprem esaslı kentsel dönüşüm yavaş işlemekte, kentsel dönüşüm rant aracı olarak görülmekte, imar mevzuatına riayet edilmemekte, depremde zarar azaltmak için yapılan kanun hükümleri çeşitli şekillerde uygulanmamakta, akıl ve bilimin öngördüğü ilkeler çiğnenmektedir. Birçok inşaatın bilimsel verilere ve mevzuata aykırı yapıldığı görülmektedir. 

Bu ve benzeri sebeplerle 1999 depreminden çok daha fazla can ve mal kayıpları 6 Şubat 2023 tarihli Kahramanmaraş merkezli depremlerde yaşanmıştır. Vatandaşlarımız maddi ve manevi olarak çok büyük zararlara uğramıştır. Asrın felaketi olarak adlandırılan bu büyük deprem nedeniyle doğrudan ya da dolaylı olarak; yaşam ve maddi ve manevi varlığın geliştirilmesi hakkı, barınma ve konut hakkı, mülkiyet hakkı, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı ve eğitim hakkı başta olmak üzere birçok anayasal hak ihlali gerçekleşmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir (Anayasa m. 2). Devletin temel amaç ve görevleri; …. kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır(Anayasa m. 5). Sosyal hukuk devleti, deprem gibi doğal afet olarak nitelendirilen bir olay karşısında, vatandaşlarına yönelik sorumluluğu temel hakların vatandaşları tarafından güven içerisinde kullanılmasını sağlamaktır. Sosyal, ekonomik, bilimsel, kültürel gelişmeler, günümüzde sosyal devlet anlayışının benimsenmesi idarenin faaliyet alanı ile doğru orantılı olarak sorumluluk alanlarını arttırmıştır. Zaman içerisinde pozitif yönde değişikliğe uğrayan Devletin bu sorumluluğu, genel olarak kamu hukukunu, özel olarak da idare hukukunu ilgilendiren önemli konulardan biridir. 

Çağdaş devletin önde gelen görevi kamu düzenini sağlamaktır. Kamu düzeni bünyesinde dirlik, esenlik, güvenlik ve sağlık unsurlarını barındırır. Güvenlik, toplum içinde kişilerin korkusuzca yaşamalarının, can ve mallarının doğal ve yapay tehlikelere karşı korunmasının sağlanması halidir. Kamu düzenini sağlamak için; devlet genel ve objektif hukuk kuralları koyar, bu kurallara öncelikle kendisi uyar ve kamu gücü sayesinde bu kurallara uyulmasını sağlar. 

Depremde Oluşan Zararlardan İdarenin(Devletin) Sorumluluğu

Devletin kural koyma gücünü, deprem olgusu bağlamında ve devletin varlık nedenleri ile işleyişi ilkeleri çerçevesinde incelediğimizde; ilk olarak karşımıza yerleşim alanlarının insan sağlığını tehdit etmeyecek biçimde düzenlenmesi konusu çıkmaktadır. İkinci olarak doğal afetlere karşı gerekli önlemleri düzenleme ve uygulama düzeyinde ele almak, kuralları belirlemek ve uygulamaya geçilmesini sağlamak gelmektedir. Üçüncü olarak da, Deprem nedeniyle zarar görmüş olanların zararlarını saptamak, saptanmış zararları gidermek ve insanların afet öncesi yaşamlarına benzer koşulları oluşturmaktır. 

Yerleşim alanlarının belirlenmesi

Devlet, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin tesisi için bir takım hizmetler sağlamak, bu hizmetleri etkin bir biçimde yürütmek için de planlama faaliyeti yapmakla yükümlüdür. Planlama görevi Anayasa’nın 57 ve 166. maddesinde düzenlenmiştir. Bu bağlamda İdarenin(devletin), ülke ve bölge ölçeğinde yerleşim politikalarını saptamak, ülke-bölge fiziki planlarını hazırlamak, kent ölçeğinde arazi kullanım kararlarını, nazım plan olarak yürürlüğe koymak ve sonrasında uygulama imar planları ile yapılanma koşullarını ortaya koymak gibi görevleri yerine getirmesi gerekmektedir. Planlama sürecinde afete ilişkin önlemlerin alınması zorunluluğu bulunmaktadır. Bu, Anayasa’nın 56. maddesinde belirtilen herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkının gereğidir. 

Anayasa’nın 57. maddesinde devletin, şehirlerin özelliklerine göre çevre şartlarını gözeten planlamalar yapacağı hususu düzenlenmektedir. Devlet çevre haklarının korunmasına yönelik yükümlülüğünü, tüm fiziki çevreyi, sağlıklı bir yapıya kavuşturmak için ülke ve bölgede mekânsal bütünlük sağlayacak, plan hiyerarşisine uygun plan kararları alarak yerine getirmek zorundadır. Plan hiyerarşisine uygun olarak alınan plan kararlarında afet riski taşıyan alanların belirlenmesi, yapılaşmaya uygun olmayan alanların jeolojik değerlendirmesinin yapılması ve fiziki çevrenin objektif olarak ele alınıp, sağlıklı yapılaşma koşullarının ortaya konulması gerekmektedir. 

Plan yapım aşamasında, zemin araştırmalarının yetersizliğinden kaynaklanan sorunlar da çok önemlidir. İmar yasası, planlamada jeolojik haritaların plan altlığı olarak kullanılmasını öngörmekte ise de, bu hususun noksanlığının bir yaptırımının bulunmaması hukuka aykırı planlar yapılmasına neden olmaktadır.

Deprem bağlamında İdarenin (Devletin) önlem alma yükümlülüğü

Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri almak zorundadır. 23 ve 57. maddeleriyle Anayasa, sağlıklı ve düzenli kentleşme ile şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama yapılmasını gerektirmektedir. Anayasaya göre yerleşme hürriyeti, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek için kanunla sınırlanabilir. Konut hakkı ile ilgili olarak da şehirlerin özellikleri ve çevre şartları önemli olup; bu hususları gözeten bir planlama yapılması yine Anayasada öngörülmektedir.

Yerleşme ve konut hakkının gerçekleşmesi konusunda devletin pozitif yükümlülükleri vardır. Yine bu hakların kullanımının engellenmesinin veya hak ihlallerinin önlenmesi ve varsa ihlallerin giderilmesi ile yaptırımların düzenlenmesi ve uygulanması görevleri vardır.

Deprem konusunda günümüzün bilimsel yaklaşımı hukuk alanı içinde depremi bir doğal felaket olarak değil, ekonomik, sosyal ve siyasal bir felaket olarak algılama yaklaşımıdır. Deprem bir doğa olayıdır ancak bu doğa olayından bir felaket çıkması, büyük zararlar oluşması, bu olaya gerçek anlamda bilimsel yaklaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Doğa olaylarının bir kısmına özellikle deprem olgusunun biraz öngörülemezlik ve özellikle kaçınılmazlık unsurlarına kadercilikle yaklaşmak, bilimsel öngörüleri dikkate almamak ve meydana getireceği zararları asgari düzeye indirmek için, teknolojik imkânları yerinde ve zamanında kullanamamak, uğranılan zararları maksimum seviyeye ulaştırmaktadır. 

Deprem bağlamında idarenin(Devletin) hukuki sorumluluğu(Deprem nedeniyle zarar görmüş olanların zararlarını saptamak, saptanmış zararları gidermek ve insanların afet öncesi yaşamlarına benzer koşulları oluşturmak)

Devletin hukuki sorumluluğu, afet(deprem) nedeniyle zarar görmüş olanların zararlarını saptamak, saptanmış zararları gidermek ve insanların deprem öncesi yaşamlarına benzer koşulları oluşturmaktır. İdarenin hukuki sorumluluğu, devletin hukuki sorumluluğuna göre daha dar bir anlam taşır, Hukuki ve siyasi bir varlık olan devlete ait görev ve yetkiler yasama, yürütme ve yargı organları arasında bölüştürülmüştür. Devletin hukuki sorumluluğu denilince, her üç organın faaliyetlerinden doğan sorumluluk akla gelmektedir. İdarenin hukuki sorumluluğu ise yürütme organının eylem ve işlemlerinden kaynaklanan sorumluluktur. İdarenin sorumluluğu, tüm kamu hizmetlerinden doğan sorumluluğu içine aldığı için, devletin sorumluluğu bakımından çok geniş bir alana sahiptir. 

Genel anlamda hukuki sorumluluk iki mal varlığı arasında bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını amaçlayan ve bu konunun yaptırımını da içine alan hukuki bir kurumdur. Klasik anlamda idarenin hukuki sorumluluğu ise idari faaliyetler sonucu idare ile yönetilenler arasında idare yararına bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını amaçlayan bir hukuki kurum olarak ifade edilmektedir. Ancak, günümüzdeki idari sorumluluk anlayışını “deprem” olgusu bağlamında incelediğimizde; yönetilenlerin veya bunların ekonomik durumunun zarara uğramasında idarenin payının ne olduğunun saptanması gerekmektedir. 

Deprem dolayısıyla uğranılan zararların giderilmesi üç şekilde sağlanabilir: Birincisi devletin, deprem ve ilgili yasal düzenlemelerde belirtilen koşullarda ve deprem sonrasında çıkarılan özel düzenlemelere göre verdiği nakdi yardımlar ve tanıdığı kredi vb. imkanlar, İkincisi, yardım kuruluşlarının ve gönüllülerin organizasyonlarıyla yapılan iç ve dış yardımlar, üçüncüsü de depremden zarar görenlerin adli ve idari yargı yerlerine açabilecekleri maddi ve manevi tazminat davalarıdır. 

Depremlerden doğan zararlar sebebiyle devletin hukuki sorumluluğunda tam yargı davaları önem kazanmaktadır. Tam yargı davaları teorik olarak idare hukukuna özgü tazmin, telafi ve geri alma (istirdat) davaları ile vergi, resim, harç vb. mali yükümlerle bunların zam ve cezalarına ilişkin davaları kapsar. O nedenle de deprem sonrasında ortaya çıkan idari sorumlulukta zarar görenlerin idare mahkemelerinde açacakları davaları, hak sahipliğinin saptanması vb. konularda iptal; zararın giderilmesi konusunda ise maddi ve manevi tazminat davaları olarak anlamak gerekmektedir.

İdarenin hukuki sorumluluğunun doğmasının şartları

Kusur sorumluluğu ve kusursuz sorumluluk hallerinde idarenin sorumluluğu üç şartın varlığına bağlıdır: Bu şartlar; idari faaliyet(fiil ), zarar ve idarenin faaliyeti(eylem veya işlemi) ile zarar arasında nedensellik bağının varlığı şeklindedir. İdarenin kusur ve kusursuz sorumluluğunu ortadan kaldıran veya azaltan durumların varlığı da kabul edilmektedir.

Sorumluluğun kabulü için kusursuz sorumluluk halleri dışında idarenin yürütmekle yükümlü olduğu hizmeti kusurlu olarak görmesi gerekmektedir. Hizmetin kuruluşunda, düzenlenmesinde veya işleyişinde objektif bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak nitelendirilen hizmet kusurunun bulunması hallerinde idarenin sorumluluğu doğmaktadır. İdare, hizmetin geç işlemesi, kötü işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde kusurlu sayılmakta ve idarenin sorumluluğuna gidilmektedir.

İdari Faaliyet (Fiil):

İdarenin sorumluluğundan bahsedebilmek için ilk olarak ortada zarar doğuran idari bir faaliyetinin(fiil) başka bir bir ifadeyle idari bir işlem veya eylemin olması gerekmektedir. İdari işlem veya eylem şeklinde ortaya çıkan idari davranış, icrai olabileceği gibi ihmali de olabilir. Bir davranışın idarenin sorumluluğuna yol açabilmesi için bu davranışın idare adına ya da idare tarafından yapılmış olması gerekmektedir. İdarenin re’sen veya başvuru üzerine, tek taraflı olarak, icrai nitelik taşıyan, kesin ve yürütülmesi gerekli işlemleri, idari işlemlerdir. Bunlar objektif nitelikteki düzenleyici işlemler (örnek: Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği, Afet Sebebiyle Hak Sahibi Olanların Tespiti Hakkındaki Yönetmelik, imar planları vs.) olabileceği gibi, sübjektif nitelikteki kişisel işlemler de (örnek: inşaat ruhsatı, yapı kullanma izin belgesi) olabilir. Hatta hiç işlem tesis etmemek gibi (örnek: yıkım kararı vermemek, yargı kararını uygulamamak) pasif durumda kalmak da idari işlem kategorisi içinde değerlendirilmektedir. İdari eylemler ise yine idarece gerçekleştirilen, temelinde bir idari işlem bulunmayan, tümüyle idarenin maddi fiil ve hareketleri şeklinde beliren tasarruflarıdır(örnek: Enkaz altında sağ olarak bulunan kişilerin kurtarılmaması, Deprem nedeniyle ağır hasarlı olan binanın yıkımı esnasında gerekli tedbirlerin alınmaması).

Zarar: 

İdare yönünden tazmin borcunun doğabilmesi için bir zararın meydana gelmesi gerekir. Bu zararın kesin olarak ortaya çıkmış, miktar olarak belirgin, yani gerçek zarar olması gerekir. Zarar olmayan yerde hukuki sorumluluk olmaz. İdarenin sorumluluğunun konusu, genellikle bir zararın tazminidir. İdarenin sorumluluğunun oluşması için idari davranış sonucunda bir zararın meydana gelmesi gerekmektedir. 

İdarenin hukuki sorumluluğu, gerçekleşen zararı karşılamak, diğer bir ifadeyle tazmin ettirmektir. Zarar maddi olabileceği gibi manevi zarar da olabilir. İdare hukukunda maddi zarar, idari faaliyet sonucunda kişinin mal varlığında meydana gelen azalma nedeniyle uğranılan zarar ile elde edilmesi kesin olan gelirden yoksun kalma sonucu uğranılan zararı ifade etmektedir. Kısaca zarar, kişilerin mal varlığında iradeleri dışında ortaya çıkan kayıp veya eksilmeyi ifade etmektedir. Mal varlığı dışındaki haklara ve manevi varlığa dokunan zararlar manevi zararlar olarak kabul edilmektedir.

Nedensellik Bağı (İlliyet Bağı, İlliyet Rabıtası):

İdarenin sorumluluğunun oluşması için idari faaliyet ile zarar arasında nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. Nedensellik bağından anlaşılması gereken, idari faaliyet ile ortaya çıkan zarar arasında maddi bir bağ, insan mantığının benimseyebileceği bir neden-sonuç ilişkisinin bulunmasıdır.  Nedensellik bağı idarenin eylem ve/veya işlemi ile zarar arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ifade eder. Nedensellik bağını etkileyen, sorumluluk hallerini ortadan kaldıran veya azaltan sebepleri dört grupta toplamak mümkündür. Bunlar, mücbir sebepler, beklenmeyen durumlar, zarara uğrayan kişinin kusuru ile üçüncü kişinin kusurudur. Bunlardan mücbir sebepler ve zarara uğrayan kişinin kusuru hallerinde idarenin hem kusur, hem de kusursuz sorumluluğu ortadan kalkar. Üçüncü kişinin kusuru ile beklenmeyen durum hallerinde idarenin sadece kusur sorumluluğu ortadan kalkmaktadır.

17.08.1999 tarihine kadar depremler mücbir sebep olarak kabul edilmiştir. Mücbir sebep “önceden takdir ve tahmini kabil olmayan, öngörülemeyen, önüne geçilmesi olanaksız olan, kökeni doğal, sosyal ve hukuki olması itibariyle failin dışında kalan ve fail tarafından önlenme olanağı bulunmayan olaylardır” tanımlanabilir. Bu tanıma göre; bir olayın mücbir sebep olarak değerlendirilmesinde dışsallık, önlenemezlik ve öngörülemezlik niteliklerinin bulunması gerekmektedir.

Depremin, idarenin dışında, önlenemez ve öngörülemez olması nedeniyle mücbir sebebin tipik bir örneği olduğu kabul edilmekte ise de depremin olası sonuçları öngörülebilir, depremden doğabilecek zararlar gerekli yasal düzenlemeler yapılarak, bu yasal düzenlemeler doğrultusunda denetim ve kontrol görevleri yerine getirilerek önlenebilir ya da azaltılabilir olması durumunda idarenin sorumluluğundan söz etmek pek mümkün görülmemekte ise de; zararın, zorlayıcı sebep dışında idare tarafından ağırlaştırıldığının veya idare kaynaklı olduğunun saptanması durumunda idarenin kusurunun göz önüne alınması ve idarenin tazminle sorumlu tutulması gerekmektedir. İdari kusur örnekleri; uygun olmayan yerin (fay hattının, heyelan bölgesinin) yerleşime açılması, bölgeye uygun yapılanma koşullarının belirlenmemesi, yapılanma koşullarına aykırı inşaat ruhsatı verilmesi, ruhsata aykırı yapılara iskan izni verilmesi, ruhsatsız veya imara aykırı yapılarla ilgili önlem alınmaması şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Ülkemizde deprem nedeniyle oluştuğu ileri sürülen zararların tazmini istemiyle açılan davalarda incelenen hususlar; yapının üzerinde bulunduğu zeminin özeliği, zemin durumuna göre depreme dayanıklılığının kontrolü, yapı kullanma izni bulunup bulunmadığı, imar planları ve inşaat ruhsatlarının hangi idarelerce yapıldığı ve verildiği, yapının imar açısından denetlenmesi, afete uğramış ve uğrayabilecek bölgeler ile yapı ve ikamet için yasaklanmış afet bölgelerinin tespiti ve ilan edilip edilmediği, afet bölgelerinde yapılacak yapılarla ilgili kuralları, yapı tekniklerini, projelendirme esaslarını, ülkenin deprem haritalarını hazırlamak konusunda idarelerin üzerine düşen görev ve yetkileri yerine getirip getirmediği, denetim ve gözetim görevlerini yapıp yapmadığı ve idarece gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı, İdarenin belli bir hareket tarzı izleyip izlemediği veya hareketsiz kalıp kalmadığı  şeklinde olduğu görülmektedir.

Deprem kuşağında yer alan bir bölgede, deprem gerçeğinin bir veri olarak alınması suretiyle yerleşmelerle ilgi alanların belirlenmesi, bu alanlardaki yapılaşmaya ilişkin kararların alınması, uygulanması ve denetlenmesiyle ilgili idari faaliyetlerin bütünündeki olumsuzluklardan oluşan idarenin olumsuz faaliyetinin bulunması durumunda, deprem mücbir sebep olarak değerlendirilemez ve zararla nedensellik bağını kestiği söylenemez. 

İdarenin deprem nedeniyle doğan kusurluluk halleri 

Önlem alma ve zararları önleme görevinin ihmali:

Mücbir sebep sayılabilecek doğal olaylarda idare, bundan doğabilecek zararları önlemek konusunda mevzuatla ödevli kılınmışsa artık mücbir sebep gerekçesine sığınıp sorumluluktan kurtulamayacaktır. Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası’na göre deprem riskinin daha yüksek olduğu birinci ve ikinci derece deprem bölgeleri için mücbir sebep olmadığı söylenebilir. Depremin olmasını idare önleyemez. Ancak idare depremin olası sonuçlarının doğmaması için gerekli önlemleri alabilir. Olası zararları minimuma indirebilir. Bu manada idarenin çok önemli görev ve sorumlulukları vardır. Bunlardan bazıları şunlardır: idare yerleşim yerlerini özenle seçmelidir. Deprem tehlikesi olan yerlere bina yapılmasını önlemelidir. Buralara bina yapılması zorunluluğu varsa yapıların depreme dayanaklı yapılmasını sağlamalıdır. Deprem tehlikesi olan yerlerde yeniden yapılacak veya değiştirilecek yapıların mevzuat hükümlerine uygun olarak inşa edilmesi sağlanmalıdır. Mevcut binalar olası depremlere karşı güçlendirilmelidir. Deprem bakımından riskli alanlarda kentsel dönüşümler en kısa sürede tamamlanmalıdır. Binalar, imar planına uygun yapılmalıdır. Binaların depreme karşı sigortalanması sağlanmalıdır. Önlem alma ve zararları önleme konularında idare gerekli denetim ve kontrolleri titizlikle yapmalıdır. Depremden önce, deprem anında ve depremden sonra nasıl davranmaları konusunda vatandaşların bilinçlendirilmesi sağlanmalıdır. 

İdare, idare mahkemelerince planlama esasları, şehircilik ilkeleri ve kamu yararına uygun görülmedikleri için iptal edilen imar planlarına dayanılarak verilen yapı ruhsatlarını da iptal gerekçelerini dikkate alarak iptal etmeli ve aykırılıkları hukuken ve fiilen ortadan kaldırmalıdır. Bu konuda yaşanabilecek bir ihmal ve bunun sonucunda ortaya çıkan zarar, idarenin tazminat sorumluluğunu doğurur Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de çeşitli kararlarında deprem gibi doğal afetlerde devlet organlarının eşgüdüm içinde ivedilikle ve titizlikle hareket ederek gerekli tedbirleri almasının iyi yönetim ilkesinin bir gereği olduğuna işaret etmektedir. 

Yerleşime elverişli olmayan yerlere yerleşim izni vermek:

Devletin en başta gelen görevleri yaşam hakkını ve mülkiyet hakkını korumaktır. Koruma ödevini kendinden gelebilecek, üçüncü kişilerden ve kişinin kendisinden kaynaklanabilecek her türlü tehlikeyi, başta 7269 sayılı Afet Kanunu ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun olmak üzere mevzuat hükümleri doğrultusunda alacağı uygun tedbirlerle önlemek suretiyle yerine getirecektir.

Depremlerde can kayıplarının yanı sıra, aynı zamanda önemli miktarlarda mal kayıpları da yaşanmaktadır. Bu açıdan konu yaşam hakkı ile birlikte mülkiyet hakkı bakımından da önem taşımaktadır. Budeyava kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, mülkiyet hakkının korunması konusunda devletin pozitif edim yükümlülüğüne vurgu yapmıştır. Protokol 1/1’de ifade edilen “barışçıl/huzurlu biçimde mülkiyet hakkının kullanılması” böyle bir yükümlülüğü doğurmaktadır. Mahkemeye göre, mülkiyet hakkının korunması devletin sadece negatif edim yükümlülüğü çerçevesinde müdahale etmeme edimine bağlı tutulamaz; fakat aynı zamanda bu hakkın kullanılmasının meşru biçimde kamusal makamların pozitif edimleri beklentisine bağlı olduğu durumlarda bu beklentinin karşılanmaması mülkiyet hakkının ihlal edilmesi sonucunu doğuracaktır. Budeyava kararında doğal afetler karşısında devletin pozitif edim yükümlülüğünün kapsamını belirlerken iki noktayı dikkate almaktadır. Birincisi, söz konusu afetin yakınlığının teşhis edilebilir olması; diğeri ise böyle bir afetin insanların iskân edildiği bir yerleşim alanını yeniden etkilemiş olup olmadığıdır. Mahkemeye göre, devletin pozitif edim yükümlülüğünün kapsamı belirli durumlarda yaşam hakkına yönelik tehdidin kaynağına ve yaşam hakkına yönelik riskin hafifletilebilir olup olmadığına bağlı olmaktadır. Bu noktada yaşam hakkı idarenin denetim yetkisinin gerekleri bakımından sorumluluğun asli nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır.

İmar hukukunun idareye verdiği görev ve yetki kapsamında idare yaşam hakkını tehdit etme potansiyeli olan yerlere yerleşime müsaade etmemeli ya da alacağı sıkı tedbirlerle güvenceye kavuşturarak kontrollü şekilde yerleşme olanağı sağlamalıdır. O halde dere yatağı, heyelan bölgesi, taşkın bölgesi, çöp depo alanı, depreme ve diğer tabii afete maruz bölgelerde idarenin ulusal ve uluslararası mevzuattan kaynaklanan ödev ve sorumlulukları vardır. Bu konudaki en küçük bir ihmali dahi idarenin kusur ve sorumluluğunu gerektirdiği yargı kararlarıyla kabul edilmektedir.

İdare afet tehlikesi olan bir yerle ilgili olarak alacığı hukuki ve fiili tedbirlerle buraları ya yerleşmeye kapatarak ya da can ve mal tehlikesini azaltıcı sıkı koşullar getirerek imar izni vermelidir.

Türkiye coğrafyasının büyük bir kesiminin depremsellik potansiyeli taşıması nedeniyle mevcut yapıların olası bir deprem felaketinde yıkılarak insanların yaşamlarını kaybetmelerine neden olmasının önüne geçmek maksadıyla yapıların depreme dayanıklı yapılmasını, idare alacağı sıkı tedbirlerle sağlamakla ödevlidir. 

Denetim ve gözetim görevinin ihmali:  

İdarenin yükümlüğü ve görevleri kapsamında tehlike arz eden faaliyetlerin düzenlenmesi ve yürütülmesinin denetlenmesi de bulunmaktadır. Bu kapsama doğal afetler de girmektedir. Devlet etkili bir düzenleme ile gözetim ve denetim sistemi oluşturarak tehlikeli eksikliklerin teşhisini ve düzeltilmesini sağlamalıdır. 

Devlete Anayasayla verilen depremin sebep olabileceği zararların önlenmesi ya da en aza indirilmesi görevlerin yaşama geçirilmesi bakımından, imar, kentsel dönüşüm ve deprem mevzuatıyla getirilen düzenlemelerin bütünlüğü büyük önem taşımaktadır. Anayasanın 5., 56. ve 57. maddeleri ile Devlete verilen görevlerin hukuksal düzenlemelerle yaşama geçirilmelidir. Bu görevlerin hukuk içinde yerine getirilmesi, belli bir plan ve program çerçevesinde gözetim ve denetim ile gerçekleşebilir. İdare denetim ve gözetim görevini titizlikle yapmalıdır. Bilimsel standartlara uygunluğun idare tarafından inşa öncesi ve inşa sonrası aşamalarda sıkı biçimde denetimiyle depreme dayanaklı bina yapılabilir. Bu görevini tam anlamıyla yerine getirmemiş olan idare kusurlu sayılır.

Yapının bulunduğu bölgenin çok riskli deprem kuşağında kaldığı bilindiğine ve burada olacak depremin olası sonuçlarının öngörülebilmesine olanak sağlayacak düzeyde bilgi ve belgeler bulunduğuna göre, depremden doğabilecek zararların önlenmesi, en aza indirilmesi için gerekli yasal tedbirleri almayan, denetim ve kontrol görevlerini yerine getirmeyen, böylece zararın artmasına sebep olan idarenin bu tutum ve davranışı hizmet kusuru sayılabilecek idari bir eylemdir. (Danıştay Altıncı Dairesinin 30.12.2006 tarihli, E 2006/931, K 2006/6661 sayılı kararı).

Yapı denetiminde ihmal:

Yapı denetiminin özü, deprem, heyelan, toprak kayması, çığ düşmesi, sel gibi doğal afetlerden kaynaklanan yapı hasarlarının önlenmesi ve en aza indirilmesiyle birlikte, yapının varlığının, insan sağlığını ve yaşamını güvence altına alacak şekilde sürdürülmesi ve toplum düzeninin sağlanmasıdır, insanların, barınarak, üreterek, çalışarak ya da sosyal ve kültürel faaliyetlerde bulunarak yaşamlarının önemli bir bölümünü içinde geçirdikleri yapılarda, can ve mal güvenliklerine ilişkin olarak endişe duymadan yasayabilmeleri, yapıların doğru projelendirilmesi ve imal edilmesiyle birlikte etkili bir yapı denetiminin sağlanmasına bağlıdır. Devletin, Anayasanın 56 ve 57. maddelerinde öngörülen görevlerini yerine getirebilmesi ancak, belli bir plan ve program çerçevesinde sürekli gözetim ve denetimi ile gerçekleşebilir. Gerek sağlıklı ve dengeli bir çevre yaratılması ve gerek konut ve diğer yapı ihtiyacının bir plan çerçevesinde karşılanabilmesi; öncelikle büyüklüğü ya da küçüklüğüne bakılmaksın yapıların uyulması zorunlu standart kural ve yöntemlere, plan ve imar bütünlüğüne ve imar mevzuatına uygunluğunun denetlenmesini gerektirir. 

İdare belirlemiş olduğu kriterlere uygun olarak ilgili kuruluşlara yapı denetimi yapma yetkisini devredebilir. Yapı denetim kuruluşları yapıların denetimi ve mevzuata uygunluğunu teknik açıdan değerlendiren mimar ve mühendislerden oluşan tüzel kişilerdir. 

Yapıların mevzuata uygunluğu 4708 sayılı Kanunda belirtilen şartlar ve gereklilikler çerçevesinde denetlenir. Yapıların İmar Kanunu ve Deprem Yönetmeliği gibi detaylı düzenlemelere uygun olarak yapılması gerekmekte, gözetim ve denetim ise idarenin yükümlülüğünde bulunmaktadır.

Yapıların inşa sürecinden sonra denetlenmesi ve gerekli yaptırımların uygulanması olası zararların ortaya çıkmaması açısından zorunludur. İdarenin denetim görevini yerine getirmemesi veya yapı denetim kuruluşlarına kanunda belirtilen şartlar sağlanmadan izin verilmesi idarenin hukuka aykırı işlemini oluşturur. Deprem meydana geldiği takdirde denetim yükümlülüğünü yerine getirmeyen idare sorumlu olacaktır.

Arama kurtarma faaliyetlerinden doğan sorumluluk: 

Deprem sonrası ilk üç gün(72 saat)de tüm enkazlara ve yıkılan binalara usulüne uygun biçimde müdahale edilmesi, arama kurtarma faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi, hayatta kalanların kurtarılması çok büyük önem arz etmektedir. Enkaz altında kalanlar ilk üç günden sonra kurtarılsa bile, sonradan yaşamlarına sağlıklı biçimde devam etme olasılığı çok azalır. Dolayısıyla enkaza ilk üç gün (72 saat) gereği gibi müdahale edilip arama kurtarmanın yapılmamış olması idare için ‘hizmet kusurunu’ oluşturur.

7269 sayılı Afet Kanunu gereğince her il valisinin ilde meydana gelebilecek büyük afetler için arama kurtarma planı yapılmasını sağlaması ve bunun için gerekli sistemi kurdurması ve önceden organize etmesi zorunludur.

Uğranılan Zarara ilişkin Talebin İleri Sürülmesi

İdareye yöneltilecek tazminat talepleri tam yargı davası olarak ileri sürülebilir. Öncelikle deprem nedeniyle zarara uğrayanlar tarafından maddi ve manevi tazminat davası açılmalıdır. Bu dava idare hukukunda tam yargı davası olarak adlandırılmaktadır. Davalı olarak ilgili belediye ve bakanlığın bir arada gösterilmesi faydalı olur.

Deprem sebebiyle uğranıldığı iddia edilen zararın giderilmesi için açılan tazminat davasında, deprem konusunda idarelerin hareketsiz kalmaları, üzerlerine düşen yükümlülükleri gereği gibi yerine getirmemeleri, “olumsuz eylem” olarak kabul edilmektedir ve bu sebeple İYUK. m. 13’te öngörülen süre içerisinde dava açılmalıdır. Dava açmadan önce idareye başvurulması gerekir. Davacıların zararı öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde olumsuz eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında otuz gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, 60 günlük dava açma süresi içinde, dava açılabilir

Sonuç olarak;

Ülkemizde deprem gibi afetler çok sık yaşanmaktadır. Ülkemiz için deprem önlenemez afetlerden biridir. Bu durum devlete ve somut olarak kamu gücü kullanan makamlara pozitif edimler yüklemektedir. İdare gelişen şartlara uygun olarak yükümlülüklerini yerine getirmeli, olası depremlerin sonuçlarını öngörerek önlemleri almalıdır. Hem merkezi idare, hem yerel yönetimler, deprem bağlamında afet yönetiminin en önemli aşaması olan önleme, risk azaltma ve hazırlık aşamalarına dair çok geniş yetkilere ve sorumluluğa sahiptir. Depreme dayanıklı kentlerin planlanması, deprem sebebiyle oluşması muhtemel zararların önlenmesi, en aza indirilmesi mevzuatın öngördüğü yetkiler ve imkânlar dahilinde mümkün olduğu kabul edilmektedir. Sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nde idare, depremlerin bir kader değil; bir bilimsel gerçeklik olduğu ve buna göre önlem alınmasının gerektiğini göz önüne alarak faaliyetlerini gerçekleştirmelidir. 

Deprem önlenemez. Yıkımla sonuçlanabileceği öngörülebilen deprem gibi doğa olaylarının iyi yönetilememesi felaketle, büyük can ve mal zararlarıyla sonuçlanır. Oysa sonuçları öngörülebilen deprem gibi afetlerin sebep olabileceği zararlar önlenebilir, azaltılabilir ve tazmin edilebilir. Bu sebeplerle kamu hizmeti ve önlem alma faaliyeti aracılığıyla yükümlülüklerini yerine getirmeyen/getiremeyen idare deprem gibi afetlerin meydana getirdiği zararlardan sorumlu olacağı idari yargı organlarınca kabul edilmektedir.

Av. Arb. Şuayip Bolat

Söz konusu bilgi paylaşımları hukuki danışmanlık teşkil etmez ve kar amacı gütmez, bu paylaşımlar ortak avukatlar olarak memleketimizin insanlarına borcumuzu bir nebze ödeme çabasıdır. Depremde hayatını kaybeden tüm canlara Allah’tan rahmet, geride kalanlara sabır ve sağlık diliyoruz. Bu bilgilerin tüm depremzedelere ve meslektaşlarımıza faydalı olması ümit ediyoruz.

İletişim Bilgileri

Avukatlık hukuki teori ve bilginin etkili ve doğru bir şekilde uygulanmasını gerektirir.

(0212)-272-08-75

Mecidiyeköy Yolu Yanı , İnönü Caddesi No:2 , İzmen Sitesi, B2 Blok, Kat:2, Daire:71, Mecidiyeköy Şişli, İSTANBUL

info@bolatkosehukuk.com